Masthead header

Leonardo da Vinci ; Son Akşam Yemeği

1495 yılının Ekim ayıydı..
Leonardo da Vinci, ‘Son Akşam Yemeği’ isimli resmini yapmaya başladığında büyük bir sorunla karşılaştı.
“İyi”yi İsa’nın bedeninde, “Kötü”yü de İsa’nın havarisi olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı..
Model için bir “İyi”, bir de “Kötü” insan bulmalıydı..
Resmi yarım bırakarak bu kişileri aramaya başladı..
Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti.
Onu poz vermesi için atölyesine davet etti..
Sayısız taslak ve eskiz çizdi..
Aradan 3 yıl geçti..
‘Son Akşam Yemeği’ neredeyse tamamlanmıştı..
Ancak henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı..
Santa Maria Della Grozia Manastırının kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırıyordu..
Günlerce aradıktan sonra Leonardo, vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu.
Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda, kaldırım kenarına yığılmıştı.
Leonardo, yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi.
Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.
Kiliseye varınca yardımcıları adamı ayağa diktiler.
Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı.
Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu.. .
İşini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş, gözlerini açtı ve o harika duvar resmini gördü.
Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
‘Ben bu resmi daha önce gördüm!.’
Leonardo şaşırdı..
“Ne zaman?”
‘Üç yıl önce’ dedi adam..
‘Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce…
O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum.
Pek çok hayalim vardı.
Bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti.”‘

Brezilyalı ünlü yazar Paulo Coelho böyle anlatır bu hikayeyi..
Sonuna da şunu ekler..
“İyi ve Kötü’nün yüzü aynıdır…
Her şey, insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır..”

Back to Top Contact Me Share on Facebook Tweet this Post Email to a Friend

Lao Tzu ; Acele karar verme , Hayatı akışına bırak .

Köyün birinde yaşlı bir adam ve oğlu yaşarmış,çok fakir olsa da  kral bile onu kıskanırmış.Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki  kral at için hazineler teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.
“Bu at, bir at değil benim için, bir dost.İnsan dostunu satar mı” dermiş hep.
Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.Köylü ihtiyarın başına toplanmış.
“Geçmiş olsun ihtiyar amca ,bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler.
İhtiyar “Hayırlısı..” demiş.

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.
Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir sabah dönmüş yuvasına.Dönerken de peşine 10 tane yılkı atını takmış getirmiş.
Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanmışlar.
“Hayırlı olsun ihtiyar küheylanı kaybetmediğin gibi 10 tane daha atın oldu demişler.”
İhyitar “Hayırlısı..” cevabını yinelemiş.
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden tek oğul şimdi yatalak hale gelmiş.
Köylüler yine  gelmişler ihtiyara;
“Geçmiş olsun  bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.. şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler..

İhtiyar “Hayırlısı” diye cevap vermiş.

Birkaç hafta sonra, ülke harbe girmiş.Düşmanlar büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, Giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler;
“Vah ihtiyar amca ” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..”
“Hayırlısı” demiş, ihtiyar.
Lao tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:
“Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

 

Genç yaşlı Lao Tzu ya
günün birinde ögrencisi gelip, nasıl hep telaşsız, sakin olabildiğini sorar.
Usta Tzu: “Oturduğumda, oturuyorum.Kalktığımda kalkıyorum.Gittiğimde gidiyorum.Yediğimde yiyorum.” der.

Ögrencisi lafını bölerek: ” Ama bunu ben de yapıyorum! Başka ne yapıyorsun?” diye sorar.

Hala sakinliğini bozmayan hoca yine : “Oturduğumda, oturuyorum.Kalktığımda kalkıyorum.Gittiğimde gidiyorum.Yediğimde yiyorum.” der.

ögrenci yine: ” Ama  bunu ben de yapıyorum !” der.

“Hayır” der hocası.. “Sen otururken, kalkmayı düşünüyorsun . Kalkarken, aklın gitmede oluyor.Giderken, hedefine ulaşmış sayıyorsun .” deyip telaşsız  sakin bir şekilde oturmaya devam eder.

 

Back to Top Contact Me Share on Facebook Tweet this Post Email to a Friend

Kintsugi

 

Bu fotoğrafta gördüğünüz çanaklar bir Japon sanatını temsil ediyor. İsmi “Kintsugi”.
Daha önce internette dolaşan başka fotoğraflar da görmüş olabilirsiniz. Halbuki büyütüp duvara asılacak kadar önemli bir fikir var altında..

Her hangi bir eşyamız kırıldığı zaman ne yaparız?
Çok tuzla buz olduysa kaldırır atarız, ya da aman çakılmasın diye özen göstererek yapıştırır, sonra da başarılı olduysa, “Oh , kırıldığı hiç anlaşılmıyor, pek güzel oldu.” diye arkamıza şöyle bir yaslanırız değil mi?

Hah işte, bu bir toplum kültürü efendim..

Neden derseniz, bizim geleneğimizde “ayıbı örtmek” vardır.
“Kol kırılır yen içinde kalır” vardır. “ Elalem ne der?” vardır..

Böylece kırılan vazoyu çaktırmadan yapıştırmak ya da kaldırıp çöpe atmak gibi, başımıza gelen dertleri de, başarısızlıkları da, şanssızlıkları da, aynı şekilde yok saymak, veya olmamış gibi davranmak rolune soyunuruz.

Gel gör ki Japonlar farklı düşünüyor.

Kırılan eşyayı “altın tozu” ile onararak, hasar gören bir eşyanın, daha da değer kazandığına inanıyorlar.

“Altındaki mantık tam olarak şu : “ Mükemmel olmayanı kucaklamak! “

Aynı şeyi insan hayatına yansıtırsak, Japonlar diyor ki, “Bir insan acı çekmiş, hasar görmüşse, bundan büyük bir ders çıkarmıştır. Ve artık eskisinden daha güzel, daha değerlidir.”

Anlayacağınız hasarlı olan kısmı saklamak yerine, altınla kaplayıp değer vermek ve bu şekilde saygıyla karşılamak söz konusu..

Ne kadar farklı bizim kültürümüzden değil mi?
Hayat da her şeyi canım cicim diye öğretmiyor ki, bazen aşkediyor yüzüne tokadı, bazen indiriyor kafana balyozu, ve bazen ittiriyor sırtından kabaca..
Biz bu mantıktan gidersek, Öğrenene kadar hırpalıyor bizi..

Kırılıp dökülmeden insan kemale eremiyor …

Ama, zaman denen o şahane merhem, her yaraya şifa oluyor illa ki..

Renkleri flulaşmış sulu boya resimlere dönüyor çektiğimiz acılar.. Bakıp bakıp, yahu ben bir zamanlar bu resmin içinde miydim diyorsunuz, ya da eninde sonunda diyeceksiniz..

O zaman işte , önemli olan ne biliyor musunuz, o acılardan, sertleşmiş, katılaşmış bir kalple çıkmamak..
Çünkü o kalp sertleşti mi, en çok sahibine batıyor..

Sadece kişisel hayatımızda da değil, Kintsugi’yi düşünürken aklıma hep Türkiye’m geldi.

Dolmuşta, markette şurada burada duyduğum zaman resmen kalbime diken gibi batan bir söylem var, “ Biz adam olmayız” “ Çivisi çıktı bu memleketin..” “Yaşanmaz bu ülkede..”

Bu güzel memleketin orası burası çatlamış, kırılmış olsada, o kırıkları altın ile kaplamadığımız sürece, böyle konuşmaya devam ettikçe, bizi sinesinde saklayacak bir vatanımız kalmayacak.
Çünkü bence her bu cümlede bir kenarı daha kırılıyor bu caanım ülkenin..

Hiç , ama hiç birimiz mükemmel değiliz, belki de hiç bir zaman olmayacağız.

İç içe geçmiş çanaklar gibiyiz milyonlarca..

Hepimizin kırıkları, ayıpları var.
Yok sayamayız onları.

Onları görünmez bir yapıştırıcı ile tutturup başımızı başka yöne çeviremeyiz. Kırılan parçaları öylemesine çöpe süpüremeyiz.
Ya da başka bir çanağı parmağımızla gösterip nasıl kırıldığından da bahsedemeyiz..

Önce kendimizin, sonra da birbirimizin kırıklarını , hasarlarını altın tozuyla kaplama zamanı..

Gözümün nuru memleketimin mükemmel olmayan yanlarını kucaklama zamanı..

Altın tozu nerede mi?

Zülfü Livaneli’nin türküsünde :
“Bir insanı sevmekle başlayacak her şey…”

 

Bige Güven Kızılay
Hayal Ağacım – Hayykitap

Back to Top Contact Me Share on Facebook Tweet this Post Email to a Friend

Doğu & Batı Çocukları

Doğu Çocukları Niçin Daha Egoist, Batı Çocukları Niçin Daha Özgüvenli Yetiştirilmekte ?

Yazacaklarım kesinlikle bilimsel araştırmalara ya da herhangi bir uzmanlığa dayanmamaktadır. Sadece kişisel gözlemlerim ve deneyimlerime dayanmaktadır.
Yurtdışına Dil öğrenimi ve eğitim için çıkmıştım.
Türkiye’de daha önce ciddi hiçbir iş deneyimim yoktu, rahat bir öğrencilik hayatım olmuştu.. Yaşam masraflarını karşılamak için bir Restaurant’ta çalışmaktaydım. Benimle birlikte 14-15 yaşlarında yerli bir Lise öğrencisi çocuk daha çalışıyor, hafta sonları gece saat 10-11’e kadar bulaşık yıkıyordu. Acıyordum çocuğa. Arada izin veriyor, yerine ben yıkıyordum.
Ülke refah düzeyi yüksek bir ülke idi. Birgün, çocuğa niçin çalıştığını sordum.
“Yaşam masrafları için.. kiramı ödemem lazım,” dedi.
“Kiminle kalıyorsun? Ailen ödemiyor mu kirayı,” dedim
“Ailemle kalıyorum ve aileme ödüyorum.”
( İçimden ‘Vay acımasızlar,’ dedim) Bir yandan çocuğa üzülüyordum bir yandan da ona elimden geldiği kadar yardım ediyordum bizim oraların yüreğiyle ” Aman ezilmesin bu yavrucak,” diyordum.
Haftalar geçti.. Birgün gazete okuyordum. Ülkenin vergi rekortmenleri listesi açıklandı. Tam gazete okuyorken çocuk ise geldi. Bana selam verdi içeri girerken. Ben de bir anda ” Bak bu adam sana ne kadar benziyor, ” dedim. Adam cidden benziyordu ama ben şaka yapıyordum.
Yanıma geldi gazeteye baktı ” Babam, ” dedi. Bu sene 2. olmuş. Geçen sene 3. idi, ” dedi. İnanamadım. Çocuğun babası ülkede en çok vergi veren 2. zengin işadamıydı.

Çocuğun ailesine karşı içimde duyduğum kızgınlık daha da artmıştı. “Şuna bak, ülkenin en zengin adamlarından birisinin çocuğu haftasonu sabahlara kadar bulaşık yıkıyor, kirasını ve yaşam masraflarını karşılamak için uğraşıyor; ailesiyse yardım etmiyor,” diyordum. Çocuk beni çok severdi. Birgün doğum günü partisine davet etti. Gittim. Denize sıfır, harika bir villada yaşıyordu. Ailesi ve bütün arkadaşları oradaydı. Partide babası ile tanışma ve konuşma fırsatı buldum. İyi bir adama benziyordu. Sıcak kanlıydı, herkesle teker teker ilgileniyordu. Daha ceberrut bir baba bekliyordum karşımda. Konuşup konuşmamak konusunda içim içimi yiyordu.
Kendimi tutamadım. Adama: Bu çocuğa niye sahip çıkmıyorsun, niye korumuyorsun dedim. Adam şaşkınlıkla bana bakarak, “Niçin böyle düşünüyorsun,” dedi.
“Bu çocuk haftasonları yanımızda bulaşık yıkıyor.”
Adam şaşırdı: “Koruyorum işte,” dedi, “çalışıyor ve kimseye muhtaç değil. Yaşam masraflarını şimdiden kendisi çıkartıyor,” dedi. Kızgınlıkla, “Bu çocuğun okuması gerek. Kira alarak mı sahip çıkıyorsun bak şunun haline… Bizim de ailelerimiz var; bizim için herşeyi yapıyorlar. Bir de vergi rekortmenisin. Yazık şu yaptığına,” dedim.

Adam önce şaşırdı ve sonra güldü. Daha sıcak bir ifadeyle, “Bak,” dedi, “sizin yardım etmek anlayışınızla, bizim yardım etme anlayışımız çok farklıdır. Balık vermek yerine balık tutmayı öğretmeyi tercih ediyoruz. Senin dediğin gibi bu çocuğun masraflarını ailecek biz karşılasak, bu çocuk rahat bir eğitim dönemi geçirir; ancak asalak, bencil, kibirli bir çocuk olur. Toplumla ve insanlarla bağında hep problem olur ve herkese üst perdeden konuşur. Evet kira alıyorum, yaşam masraflarını kendisi karşılıyor. Bana şükran borcu yok. Hayatın ne olduğunu biliyor. Hayat hep birşeylerin masrafını ödetmiyor mu sana? Bunu erken yaşlarda öğrenip, ona göre gerçekleri görmesi ve hayatını daha rasyonel temelde ona göre kurması olumsuz birşey mi?”
Salonun daha sakin bir köşesine geçtik. Pencere kenarına kadar attığımız adımlar bitince adam devam etti:
“Eğitim çocuğa harika bir kapı açabilir, bu sayede çok para da kazanabilir. Ancak meslek öğrenmesi insanları hayatı genç yaşta tanıması onu farklılaştırır, olgunlaştırır. Toplumda sadece kendisinin olmadığını ve öteki insanların da olduğunu fark eder. Eğitim insanı farklı bir yöne, meslek farklı bir yöne hazırlar. Kira almasam, bütün parası kendisine kalsa kazandığı parayı gidip uyuşturucuya, eğlenceye, alkole, kumara harcayacak. Kira sorumluluğu olduğu için bütçesini ona göre ayarlıyor. Bu yaşta bütçesini yönetebiliyor. Oğlum seni çok sever. Bahsetti. Çok iyi bir insanmışsın. Ona yardım ediyormuşsun. Üniversite okumuşsun, ancak iş yerinde bir domatesi bile kesemiyor,kızıyor ve küfür ediyormuşsun; elin birçok ise yatmıyormuş restaurantta. Oğlum komik hallerini anlatıp gülüyor. Biz de ailecek gülüyoruz. Ancak bir domatesi kesemiyorsan, yetiştirilme tarzın da eksiklikler var demektir. Bir yerde Üniversite diplomasi ile iyi bir iş bulabilirsin. Ancak hafife aldığın,basit gördüğün domates kesme işini yapan adamı aşağılarsın,” dedi.
“ Yeri gelecek şu gördüğün bütün servetim bu oğlumun olacak. Çalışmadan servet sahibi olursa canavara dönüşür. Herkesi aşağılar. Bir işçinin nasıl iş yaptığını, nasıl işçi maaşı ile geçindiğini bilmez. Sürekli onlarda kusur arar, uğraşır durur. Ben bir evlat yetiştirmek istiyorum; bir canavar yetiştirmek istemiyorum. Sadece eğitimi önemsiyorsunuz. Mesleği önemsemiyorsunuz. Eğitim ne yapacağını öğretirken, mesleki tecrübe başkalarıyla birlikte nasıl yapacağını öğretir. Meslek sayesinde egoyu atar. İş yapabilme yeteneği ile özgüveni gelişir. Hem yetenekleri çoğalır, hem insanları anlar,’ dedi.
Söyledikleri çok etkilemişti.

 

Gelelim bana… Kendi hikayemi anlatacağım ama bilin ki bu hikaye neredeyse hepimizin hikayesi… Bütün eğitim dönemimde ailem masraflarımı karşıladı. Hiç çalışmadım o dönemler. Durmadan kitap okudum,durmadan dolaştım, eğlendim ve durmadan siyaset yaptım.. Birçoğunuz gibi çocukluğun ilk günlerinden ” Büyük adam olacak, ya da ünlü adam olacak, ” diye yetiştirildim.
Bizim gibi toplumlarda, “Büyük devlet adamı, kurtarıcı vs” gibi yetiştirilen çocukların durumunu destekleyen bir de rüya görülür. Bir yakınımız,biz çocukken rüyasında büyüyünce çok büyük bir adam olacağımızı görür. Ya bu rüyayla ya da çocukken söylediğimiz bir sözün keramet alameti sayılmasıyla hepimiz ayrıcalıklı, üstün ” Büyük adam” adayı olarak yetiştiriliriz. Doğu toplumlarının destan, efsane ve masal toplumları olması, kahramanlık temasının bu efsanelerde, masallarda ve destanlarda çok yüklü olması da başka bir faktördür.
TR’deyken herhangi bir kitabı okuyup bitirince, “Çok güzel bir kitap ama birşey eksik yine,” derdim. Cevabını yurtdışında buldum: ” Hayatın kendisi eksikti..
Beğendiğim bütün hikayeler, bütün sonuçlar bütün deneyimler ne kadar güzel olursa olsun bana değil, başkalarına aitti.Başkalarının tecrübeleriyle geldiği sonuçtu okuduğumuz kitaplardaki öyküler, romanlar ve tavsiyeler…
Gelelim bizim anne ve babalarımıza..
Bu konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum…

Bizim annelerimiz ve babalarımız çok iyi insanlar, ancak çok “kötü” anne ve babalar. Çocukları gerçeklere göre değil, hayallere göre yetiştiriyorlar. Batı’da çocuk hayallere göre değil, gerçeklere göre yetiştiriliyor. Gerçekleri daha erken gören çocuğun hayalleri de daha gerçekçi oluyor.Gerçekçi olunca gerçekleştirilme oranları da hayliyle yüksek oluyor. Ailemizin bir yanlışı var. Anne babalarımız sebebi ne olursa olsun hayatta kendi gelemedikleri yerlere bizleri getirmeye çalışıyorlar. Çocuklarından kahramanlar, kurtarıcılar çıkartmaya çalışıyorlar.
Hiçbir annenin ve babanın hayatta kendi gelemediği yere çocuğunun gelmesini beklemek gibi bir hakkı yoktur. Bu arzu çocuğun yaranına görünse ve masum gibi dursa da değildir. “Senin için neler çektim. Sana verilen imkanları kimsenin çocuğu göremedi. Saçımı süpürge ettim,” gibi anlayışlar son derece zarar vericidir.

Annelere babalara şunu söylüyorum. Çocuğunuz için fedakarlık yapmayın. Onu da küçük yaşta hayata atın. Hem sorumluluk alsın hem de görsün herşeyi. Bizde çocuk 23-25 yaşlarında Üniversiteyi bitiriyor ve hayatı öğrenmeye ancak mezun olunca başlıyor. Batı’da üniversite bitiren çocuk eş zamanlı olarak çalıştığı için hayati da bir bakıma görmüş, öğrenmiş oluyor. Bizim Doğu toplumlarında çocuk sürekli korunduğu ve sürekli olağanüstü hayallerin varisi olarak yetiştirildiği için ” Egoist” oluyor.

Birgün parkta küçük bir çocuk seviyordum, “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sordum. Annesi güldü. Sonra bir daha sordum, bu sefer memnuniyetsiz bir ifade belirdi yüzünde. “Çocuğa böyle sorular sormayın. Ne olacağına yıllar sonra hayatı görüp karar verecek. Şimdiden kafasının bununla meşgul olması anlamsızdır. Şu an öğreneceği şey ayakkabılarını bağlamak, yatağını toplamak, tabağını yıkamak gibi disiplin ve organize edici şeyler yapmak; bir de çocukluğunun tadını çıkartmak.
Batı’da çocuğa ilk yatak toplamayı, ayakkabılarını bağlamayı öğretirler. Önemlidir bu. Hergün yatağını toplayan çocuk düzen, disiplin öğrenir. Bizde düzen, disiplin, system,organizasyon öğretilmez. Bütün hayatımız boyunca en büyük eksikliğimizdir aslında. Herşeyi anne baba yapar. Çocuk geleceğin dehasıdır, büyük adamıdır, kahramanıdır ya da kurtarıcısıdır, yeter ki ezilmesin.
Özgüven, insanın yaptığı işlerden, uğraşlardan, becerilerden, yarattıklarından, ürettiklerinden gelmektedir. Bizler uzun süre hiç çalışmıyoruz yaratmıyoruz, üretmiyoruz da. Batı’da çocuk küçük yaşta kendine uygun işlerde çalışarak önce ÖZGÜVENİNİ gelştiriyor.
Biz de, çocuk sürekli korunarak ve aşırı övülerek EGO’su olağanüstü şekilde şişirilmektedir. Bizler büyük adam, olarak yetiştirildiğimiz için daha çok EGOİST, bencil ve kibirli oluyoruz. Buna rağmen iş yeteneğimiz ve becerimiz olmadığı için ÖZGÜVEN’imiz çok daha azdır.
Egoizmin, kibirin pan zehiri küçük yaşta becerimizi, iş yapabilme yeteneğimizi, başkalarıyla ortak hareket edebilme tecrübemizi geliştirmek, yani yaşamla ve gerçeklerle erken tanışmaktır. Tanıdığım ne kadar üst düzey müdür ve yönetici varsa hepsi zamanında bulaşıkçılık, cafe işçiliği, benzincilik gibi bizim hor gördüğümüz işleri yapmış. Zengin fakir hepsi çalışmış. Toplumun her tabakasıyla empati kurabilme yeteneğini bu yüzden geliştirmiş.

Şu an ne zaman dışarıdan yiyecek alsam ve gittiğim yer kalabalık olsa, servis yapan elemana hep “Acelem yok, rahat ol; önce öteki müşterile bak,” derim.Çünkü o adamın o an neler yaşadığını iliklerime kadar bilirim. İlk geldiğim yıllar ben de o işi yapıyordum. O duyguyu her haliyle tecrüb etmiştim. EMPATİ ancak böyle öğretilebilir, diye düşünüyorum. Bizim ÖZGÜVENİMİZ yok. Çünkü becerilerimiz, hünerlerimiz, iş yapabilme yeteneklerimiz, kendimize yeterliliğimiz ve bunun yanında başkalarıyla birlikte vee sit yaşama duygularımız pek gelişmemiş.

O yüzden daha çok EGOmuz var. EGO ile ÖZGÜVEN tamamen ters orantılıdır. Ancak hep birbiriyle karıştırılır. Egoist bir insanın kibri yüksek Özgüven sayılır. EGOİST insanlara bakın, ÖZGÜVENLERİ olmadığı için sürekli kibir abideleri gibi dolaşırlar. Ancak ellerinden hiçbirşey gelmez. Birçok şeyi beceremezler. Hep başkalarını suçlayarak ezerler. Hayatta çocuğu hayata hazırlamanın en güzel yolu, onu hayatla en kısa zamanda tanıştırmaktır.

Hayatla en kısa zamanda tanışmak çocuğa, insanlar arasındaki ilişkileri, kazandığının değerini bilmeyi, bedel ödemeyi öğretip, geleceğe yönelik önemli kararları almak hususunda son derece de gerçekçi olmasını sağlayacaktırk. Bizde yanlış bir anlayış var: Çalışan çocuk okumaz deyip çocuğu hiç ise vermemek, ya da bir iş yerine, “Eti senin kemiği benim,” diyerek verip, gizliden tanıdık patrona çocuğu ezdirmek.

İkisi de çok yanlış bakış açıları…
Haftada 1-2 gün 3-5 saatte olsa çocuğunuzu ise verin.
Topluma ” Sen benim kim olduğumu biliyormusun? ” diyen ve kendisinden daha güçsüz gördüklerini ezen, onlara parayla, güçle, lüksle hava atan bir canavar yetiştirmek istemiyorsanız bir konfeksiyoncunun, marangozun, kasabın, manavin, tamircinin hayatını tecrübe etmiş bir çocuk yetiştirin; EMPATİ böyle edinilir, başka reçetesi yoktur.
Doğu toplumları yaşadıkları sorunların kaynağını yönetimde, Batı toplumları üretimde aramaktadır. O yüzden bizler çocuklarımızı hep “üstün yöneticiler” olmaya yetiştiririz. Ülke meselelerini üretim (ekonomi) değil, hep yönetim (siyaset) boyutuyla tartışırız. Üretim yapılarını değil, yönetim yapılarını hedef alırız.
Çocuklarınızı yönetici olmaya değil, önce üretici ve katılımcı olmaya yetiştirin.
Bırakın çocuğunuz kendi yeteneklerine, becerilerine ve tecrübesine göre kendisi seçsin hayatta izleyeceği yolu. Lisede zaman bulabildikçe hafta sonları, yaz tatilleri çalışan çocuk hem insanları, hem hayatın nasıl kazanıldığını hem kendi becerilerinin neler olduğunu öğrenecek.
Yani hem toplumu hem kendisini tanıyacak.
Lise sonrası eğitim veya çalışma hayatında en doğru tercihi yapacak. Yarın çok büyük bir makam, mevkide elde etse, karşısına çıkan alt tabakadan insanları ezmeyecek, onları kendi geçmişinden tanıyacak.

Jon Snow

  • Dursun - March 12, 2018 - 17:18

    Çok doğru tespitler.Klasik bir Türkiye gerçeğini yansıtmış 👏👍ReplyCancel

Back to Top Contact Me Share on Facebook Tweet this Post Email to a Friend